"İflah olmaz bir seyahat âşığıyım"

"İflah olmaz bir seyahat âşığıyım"

“Herkesin aynı yerleri, aynı önerileri sunduğu bir evrende, gezmenin de insanı geliştiren bir tarafı kalmaz. Benim “zamane çelebisi” olmayı en sevdiğim yer sadece gezmek değil, hikayelerine kafa yormak, görünenin ardındaki görünmeyene bakmaya çalışmak ve bunu teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak olabildiğince...

10 Eylül 2020 - 07:54 - Güncelleme: 10 Eylül 2020 - 08:00

“Seyahat bitip de eve döndüğümüzde; seyahat boyunca bizi ara ara yoklayan gelecek endişesi unutulur gider. Acaba tatilimizin kaçta kaçını geleceği düşünerek geçirmişizdir? Seyahatimizin kaçta kaçını, o anda olmadığımız bir yerde olduğumuzu hayal ederek harcamışızdır?

Bu sorular cevapsız kalır, üstelik eve döner dönmez hafızamızdan ilk silinecek meselelerdir bunlar. Bir yere gitmeden önceki beklentilerimiz ve o yerden döndükten sonraki anılarımız müthiş bir saflık taşır: Bir yer en saf haliyle, beklentilerde ve anılarda var olur” diyor yazar Alain de Botton (2002’de Sel Yayınları’ndan çıkan) “Seyahat Sanatı” adlı kitabında ve ekliyor, “Yolculuklar düşüncelere gebedir.”

Pandemide seyahat de nereden çıktı diyenlere takdimimdir: Bugünkü röportajın öznesi tarihçi, tarihçi, seyahat yazarı ve profesyonel rehber Saffet Emre Tonguç ve 34 yıllık profesyonel yaşamının bir yansıması olan Alfa Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Butik Oteller / Ege ve Akdeniz’den Seçtiklerim”… Her biri alanında fark yaratan işler yapan 9 kişilik bir ekibin desteğinde ortaya çıkan kitabın en önemli özelliği, “yeni normal” prosedürlerin uygulanmaya başlandığı dönemde otellerin aldığı önlemlerle birlikte en iyi hizmeti ve servisi veren, tamamıyla bağımsız deneyime dayalı bir şekilde hazırlanmış olması. Kitapta bilinen otellerin yanı sıra beklenmedik, sürpriz oteller de karşımıza çıkıyor ve tanıtım metninde de belirttiği üzere tam da “içinizdeki seyahat avcısını uyandırarak, rehberliği size devredecek ve gittiğiniz yerlerde turist olduğunuzu unutturacak”… O vakit, korku ve bilimkurgu romanlarından bildiğimiz ABD’li Ray Bradbury’nin (1951 basımlı Fahrenheit 451 kitabından) “Dünyayı gör. Fabrikalarda üretilen veya bedeli ödenen herhangi bir rüyadan daha fantastiktir o” cümlesiyle, sözü Saffet Emre Tonguç’a bırakıyorum. “Seyahat etmek geçmişe göre çok daha kolay” “Yolculuk bizi kendimize geri getirir” diyen Fransız filozof, yazar Albert Camus ile röportajımıza girizgâh yapmak isterim. 34 yıllık profesyonel rehber, tarihçi ve 130 ülke görmüş-deneyimlemiş biri olarak sizin yolculuk cümleniz nedir?  Benim de mottom bir başka yazara ait, “Gezmek yaşamaktır” diyen (Danimarkalı yazar, şair, gezi ve biyografi yazarı) Hans Christian Andersen’den ilham alıyorum. Gezdiğimde, yaşadığımı hissediyorum. 20 kez gittiğim bir yerde yeni bir detay keşfetmeyi de ilk kez gideceğim bir yerin heyecanını içimde hissetmeyi de çok seviyorum. Ve evet, yolculuk bizi kendimize getirir. Çünkü yeni yerler, yeni insanlar, yeni öyküler tanıma fırsatı sunar. Tam da bunun için yıllar önce hayatımı yolculukla geçirmek istediğime karar verip, turist rehberliği mesleğini seçmiştim. Meslek beni, ben onu çok sevdim; 34 yıl olmuş! Evet “Butik Oteller / Ege ve Akdeniz’den Seçtiklerim”in sunuş bölümünde de yer vermişsiniz “Gezmek yaşamaktır” diye. Misal, Mark Twain de, “Öğrenmek istiyorsan seyahat etmelisin” diyor. Peki, sizin için ‘yaşamak’ ve ‘seyahat’ ne anlam ifade ediyor, biraz oralardaki hissiyatınızı ve hayatınızdaki anlamlarını tarifler misiniz? Hayatın bitmeyecek bir keşif yolculuğu olduğunu düşünüyorum. Ben oldum, tamamdır diyebilecek insan var mıdır bilmiyorum. Varsa çok iddialı… Ben, o ‘olabilmeye doğru yol alma hali’ için seviyorum gezmeyi. Göbeklitepe’ye gittiğimde hissettiğim mistik ve masalsı atmosfer de; Dubai’de her şeyin nasıl ‘en fazla’ olabileceğine şahit olduğumda da; Alaçatı’daki eski Rum evlerinin arasında gezinirken de; Safranbolu’daki Osmanlı konaklarının duvarlarına dokunurken de; dünyanın çatısı Machu Picchu’ya gittiğimde de; dünyanın bir ucu Patagonya’yı keşfetmek için yola koyulduğumda da, yani hepsinden başka bir Saffet olarak döndüm. Bu yolculuklardan öğrendiğim, fark ettiğim, hayat heybeme kattığım yeni yeni duygular, insanlar, fikirler ve kararlar… Sizin için ‘zamane çelebisi’ diyorlar. Bu tanımın sizdeki karşılığı nedir? Ve bir gün ‘tamamdır artık durmalıyım’ derseniz, ki keşif hiç bitmez eminim de yani dinlenmek için mola niyetine nefeslenme yeriniz neresi olurdu; bunca keşfettiğiniz rotadan elbet bir sığınak vardır?  Seyahat etmek geçmişe göre çok daha kolay. Ama zor olan o seyahatlerde farklı pencereler açabilmek. Herkesin aynı yerleri aynı önerileri sunduğu bir evrende, gezmenin de insanı geliştiren bir tarafı kalmaz. Benim “zamane çelebisi” olmayı en sevdiğim yer sadece gezmek değil, hikayelerine kafa yormak, görünenin ardındaki görünmeyene bakmaya çalışmak ve bunu teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak olabildiğince çok insana ulaştırmak. Durma meselesine gelince, benim yaşam biçimim bu. Durmaya ihtiyacım olduğunda da yine seyahat ederek dinlenmeyi seçiyorum. İş için gitmiyorum da en sevdiğim dostlarımla beraber sohbetin, keyfin, hayatın neşeli yanlarının dibine vurmak için gidiyorum bu kez. Ama hep bir gidiş halim var, çünkü durarak yaşamayı bilmeyen iflah olmaz bir seyahat âşığıyım. Her zaman dönüp dolaşıp gelmeyi ve kavuşmayı sevdiğim yer ise en büyük aşkım İstanbul. Benim sığınağım Rumeli Hisarı’ndaki evim ve çocukluğumun geçtiği Kandilli’deki annemin evi. İstanbul’un çok sevdiğim köşelerinde kendi başıma vakit geçirmek, en güzel dinlenme biçimim. “Turizmdeki tüm ezberlerimiz bozuldu” Takibinizde olanlar için değil de uzaktan bakıp da gıpta edenler ya da ilk defa bu röportajla sizi kadraja alacak olanlara ya da “Gezmek tabii ki size kolay Saffet Bey” diyerek fanilik mesaisinden veya işkolik hallerinden vazgeçemeyenlere ne söylemek istersiniz? Bu çelebilik hemhali nasıl başladı, ilk başlardaki algınızla ve arzunuzla, bugün geldiğiniz, vardığınız adreste / yolda neler evrildi, dönüştü?  Babam ticaretle uğraşıyordu ve benim de aile işinin parçası olmamı istiyordu. Ama ben ne ticaretle uğraşacak ne de takım elbisesini giyip sabah, akşam plazaya kapanacak bir tipim. O yüzden istediğim şeyin hem gezmek hem de kendi paramı kazanmak olduğunu biliyordum. Bunun yolunun geçtiği ideal mesleğin de rehberlik olduğuna karar verdim. Beni şöyle cezbetmişti, hem sürekli gezmek hem de üzerine bir de para kazanmak. Özgür ruhlu ve hayatı farklılıklara şahit olarak yaşamayı seven bir adamım. İşimi de buna göre seçmem gerektiğini ilk gençlik yıllarımda fark etmiştim ve işte o modern zaman çelebiliği yolculuğu böyle başladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde Turizm ve Otel Yöneticiliği okudum. Rehberlik mesleğine adım atmam da üniversite yıllarıma dayanıyor. İngilizcem iyiydi ve o yıllarda yabancı turistlere rehberlik ederek başladım her şeye… Şimdiye dek 1400’e yakın şehir gördüm. Türkiye’deki şehirlerden birkaçı hariç hepsine defalarca gittim. Hollywood yıldızlarından devlet başkanlarına, modacılardan CEO’lara kadar dünyaca ünlü ve etkili 100’e yakın isme rehberlik yaptım. Rehberlik mesleğinin bana getirisi olan 22 kitap yazdım. Üstelik birçoğu ödül almış ve rekor baskılar yapmış kitaplar. Ayrıca 6 sezon TV programı, Türkiye’nin ilk online sesli yürüyüş turu uygulaması PİRİ Guide, Instagram’da ulaştığım 615 bin kişi, YouTube kanalı, Hürriyet Seyahat’te aralıksız 15 yıl yazarlık… Evrildiği yerin özeti bu! Kitabınızdan bahsedelim biraz; rotayı ve içeriğini nasıl seçtiniz, belirleyici özneler nelerdi?   Aslında her şey pandemi süreci ve onun getirdiği yeni normal üzerine kafa yormamla başladı. Turizmdeki tüm ezberlerimiz bozuldu ve sektör büyük bir açmaza girdi. Ama ayakta durmak zorunda çünkü Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörlerinden biri. O kadar kişi turizmden ‘ekmek yiyor’ ki… Ben de bu sektörün bir emektarı olarak, elini taşın altına ilk koyanlardan biri olmayı kendime görev saydım ve otellerin yeni normalini yerinde görmek - yazmak için yollara düştüm. Öte yandan okura karşı bir sorumluluğum vardı çünkü Instagram hesabıma her gün o kadar çok otel tavsiyesi soran mesaj geliyor ki… Kafalar karışık, ortam tedirgin ve insanlar doğru tercih yapmak istiyorlar. Bunun için güncel, güvenilir ve rafine bir kaynağa duyulan ihtiyacı gördüm. Dolayısıyla hem ihtiyaç duyulan bu kaynağı hazırlamak hem de sektörün toparlanma sürecine katkı sunmak istediğim için bu kitap ortaya çıktı. Hazırlık süreci nasıldı? Güzergâh nasıldı ve nereleri gezdiniz?   Rekor denebilecek sürede tamamladığım bir kitap oldu. Fikrin ortaya çıkıp şekillenmesi ile kitabın basılması arasındaki süre sadece 1,5 ay! Ama geceli gündüzlü 1,5 aydan bahsediyorum. Daha uzun bir süreye yayamazdım, çünkü hem insanlara seyahat rehberi olması hem de sektöre hareket getirmesi için Temmuz bitmeden çıkması gerekiyordu. Burada editörüm Zeynep Şahin Tutuk’a özellikle teşekkür etmem gerek. İşin mutfağına beraber girdik ama arka planda yaklaşık 10 kişinin de desteğini aldık. Ayrıca çok iyi ve hızlı bir tasarım ekibiyle çalışmam da şansım oldu. Burada Alfa Yayınevi’nin hakkını teslim etmem gerekir. Kısa sürede çok başarılı, içimize sinen bir tasarım çıktı ortaya. Kitap ilk haftadan 8 baskı yaptı. Çanakkale’den başlayıp Antalya’ya uzanan bir hat çizdik. İlk durağımız Eceabat, son durağımız Antalya Kaleiçi oldu. Büyük bir kısmını bir koldan ben bir koldan Zeynep, gezip gördük. Bizim gidemediğimiz birkaç otel oldu onlar için de fikrine, deneyimlerine güvendiğim birçok yazar - gezgin arkadaşım destek verdi. Benim için en önemlisi Covid 19 önlemlerini nasıl uyguladıklarını görmekti, o yüzden yerinde görmek için büyük çaba harcadık. Hem otel yöneticileriyle görüştük hem farklı tarihlerde oteli deneyimleyenlerden fikir aldık. “Yıllar var ki evimde üst üste birkaç hafta kalmamıştım” Mesela, “Yolculuğa çıkmak her bedele ve fedakârlığa değer” demiş gazeteci yazar Elizabeth Gilbert. Sizin hayatınızda bedel ve fedakârlıklar oldu mu ya da tam tersi içinizde ukde kalan bir şeyler? Keşkeler ve pişmanlıklar insanı değilim. Eğer bir şeyin öyle olmaması gerektiğini düşünüyorsam uzatmadan çaresine bakarım. O yüzden seyahatin yaşam biçimim olmasına dair de içimde kalan hiçbir şey yok, tercihimden mutluyum. Bir bedel ödemedim ama tabii ki her şey dışarıdan göründüğü kadar kolay ve keyifli olmuyor. Yolculuk dediğimiz şey fiziki olarak yoran bir durum. Dolayısıyla sürekli yolculuk halinde olmak enerji isteyen bir şey. Pandemi öncesi seyahat takvimim öyle bir haldeydi ki Kuzey soğuğundan gelip çöl sıcağına geçiş yapıyordum. Mevsimler, mekanlar, ülkeler, kültürler arasında sürekli değişiklik yapmak evet keyifli ama adaptasyon her zaman kolay olmuyor. Uyanıp, hangi ülkede hangi günde olduğumu unutmuşluğum çoktur. Bir de yollarda olmayı seviyorum ama evimi de özlüyorum. Yıllar var ki evimde üst üste birkaç hafta kalmamıştım.

Ama pandemi ile birlikte evde daha çok vakit geçirdim, yollardan değil evden çalışmaya odaklandığım ve yılların acısını çıkardığım bir süreç oldu. “Yolculuk, önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür” diyor Orta Çağ seyyahı ve Rıhlet-ü İbn Battûta diye bilinen seyahatnâmenin yazarı Ibn Battuta. Zira ben de pek çok kişi gibi sizin iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunuzu düşünüyorum...  Bana söylenmesinden en mutlu olduğum ve kendime çok yakıştırdığım tanımlardan biri. Evet, ben bir hikaye anlatıcısıyım. Tarihçileri bölen bir konu bu aslında. Kimileri tarihi bu kadar hikayeleştirerek anlatmaya karşıdır ama ben insanları itmek yerine çekmek taraftarıyım. Tarihi o kadar çok kişiye bu hikayeler sayesinde sevdirdiğimi gördüm ki…Evet, içi boşaltılmış sadece hikayelere indirgenmiş bir tarih anlatısını benim de desteklemem mümkün değil. Ama olayları kavramak, kavratmak ve tarihi insanların ilgisini çekecek bir alan haline getirmek, o herkesin kaçtığı ‘sıkıcılık’ kılıfından kurtarmak için hikayelerden yardım alabiliriz; neden almayalım? Sizin de bu yol ve keşif hikayeleriniz bir gün Jack Kerouac’ın “Yolda” romanı gibi bir kitaba dönüşür mü?

Eğer dönüşürse, yani bir hayal kurdum şimdi; hikayenizin ilk cümlesi ne olurdu? Yolculuk anılarımı yazmakla ilgili bir kitap fikrim var. Çok da heyecanlanıyorum ama sanırım biraz daha zaman koyacağım araya. Önce çıkarmak istediğim başka kitaplar var onlara odaklanma niyetindeyim. Ve ilk cümle ne olur aslında hiç düşünmedim. Belki yine “Gezmek Yaşamaktır” diyerek başlarım. Çünkü her şeyi başlatan motto buydu! “Önce 81 ili gezin, ondan sonra yurtdışını görün” diyorsunuz. Sizce nedir bu Türkiye insanındaki yabancı ve yurtdışı seviciliği?

Bunu neyle açıklarsınız?  

Aslında bilmemekten kaynaklanıyor. Tarih ve coğrafya eğitimi ne yazık ki çok kitabi ve yine ne yazık ki çok yetersiz kalıyor bizim ülkemizde. Bireysel ilginiz yoksa bu ülkedeki muhteşem tarihi ve coğrafyayı keşfetmenin peşine düşmüyorsunuz. Çocukluktan itibaren ülke sevgisi ve onu tanıma isteği mutlaka aşılanmalı. Ben daha önce Ayrıcalıklı Rotalar TV programımda ve YouTube kanalım için çektiğimiz Antalya bölümünde şöyle bir kıyaslama yapmıştım çok şaşırtıcı gelmişti insanlara. Peru’daki Machu Picchu’yu görmeye akın akın insan gider. Bizim ülkemizde bile Machu Picchu’ya çıkma hayaliyle yaşayan öyle çok insan var ki… Ama hem ülkemizden hem dünyadan Antalya’daki Termessos antik kentini bilen kaç kişi var diye sorsam? Ya da buraya gitmeyi idealize eden, mutlaka görmeliyim diyen kaç kişi var? Machu Picchu kentini günümüzden yaklaşık 500 yıl kadar önce 2430 metreye inşa etmişler. Termessos’u 5 bin yıl önce kurmuşlar ve tarihe Büyük İskender’in fethedemediği kent olarak geçmiş.

Ben her ikisini gördüm ve içtenlikle söyleyebilirim ki Termessos’u çok daha etkileyici buldum. Bunun gibi öyle çok örnek sıralayabilirim ki… Dünyayı gezmek, farklı coğrafyaları ve kültürleri tanımak çok önemli. Sağladığı vizyon ve kültür tartışılmaz. Ama bunu bir yapboz kabul edersek, o yapbozun kalbine kendi ülkemizi koymak gerek çünkü kendi topraklarımızı, kültürümüzü, bizi besleyen kökleri ve kültür harmanını keşfetmeden dünyayı keşfetmeye çalışmak bana biraz anlamsız geliyor. Çünkü aslında dünya tarihini anlamak için de Türkiye’yi keşfetmek zorundasınız. Sadece tarih değil, coğrafya açısından öyle özel bir ülkede yaşıyoruz ki… Pamukkale’nin, Kapadokya’nın karşısına ne koyabilirsiniz? Sadece İstanbul bile başlı başına bitmez bir keşif yolculuğu.

Dünyada içinden deniz geçen ve 3 imparatorluğa başkentlik yapmış başka bir şehir var mı? “

Gördük ki aslında hepimiz birbirimize bağlıyız”  Pandemi sebebiyle hiç bilmediğimiz bir dünyanın-yaşamın kapısını araladık ve uzun zamandır da o mevzunun içinde yaşıyoruz ya da yaşamaya çabalıyoruz. Yolculuk, gezmek, keşfetmek gibi yaşam alanlarını bu dengeler üzerine kuranlardan biri olduğunuzu düşünüyorum. Siz bu dönemi nasıl yaşıyorsunuz ve bu sürecin sonunda gezi rotalarında ve dünya seyahatlerinde ne gibi değişiklikler olacağını öngörüyorsunuz? Gezmeyi, keşfetmeyi sevenler bundan sonra nasıl bir haleti ruhiye içinde seyahate çıkacaklar sizce? 

Hepimizin ezberleri bozuldu, B planımızın olmadığı bir tabloyla yüzleştik. Benim gibi yaşamı seyahat üzerine kurulmuş kişiler için ise durum adeta sudan çıkmış balığa dönmek gibi. Ama ah vah sistemi bende pek işlemez. Daha çok “evet, bu oldu ve şimdi ne yapmalıyız” noktasından bakarım hayata. Pandemide de öyle oldu. Boş durmayı sevmeyen biriyim. Evden de olsa üretmeliyim dedim ve çalışarak geçti günler. Bana da çok iyi geldi.

Zamansızlıktan sürekli ertelediğim Boğaz Hakkında Her Şey kitabımın güncellemelerini tamamladım ve daha birkaç hafta önce tamamen yenilenmiş 52. basımıyla tekrar okurlarla buluştu. Kanatlarımda İstanbul kitabımın Almanca versiyonunu tamamladık; henüz satışa çıkmadı, diğer kitaplar araya girince onu yıl sonuna doğru çıkaracağımız bir planlama yaptık. Türkiye bir turizm ülkesi ve bunu unutturmamak gerekiyordu. İstanbul bir marka ve o markayı parlatmak istedim. Bir metin hazırladım İstanbul aşkımı anlatan ve her şey bitecek, geçecek umudu aşılayan. Seslendirdim. Sonra o metni farklı yerlerden dostlarım sayesinde tam 10 dile çevirdik. İngilizcesini de seslendirdim, diğerlerini altyazılı olarak hazırladık. Kanatlarımda İstanbul kitabım için, Halit Bilen’in çektiği birbirinden güzel İstanbul fotoğrafları eşliğinde mini klipler haline getirip sosyal medyada yayınladık. Çok ses getirdi.

Tüm bunları yaptığımda seyahat yasakları devam ediyordu. Sonra şehirlerarası yolculuk serbesti geldi ve bu kez Butik Oteller kitabı projesine başladık ve yollara düştük. Oprah Winfrey, Martha Stewart, Bob Geldof, Kevin Spacey ve Steven Tyler gibi pek çok dünya ismini ağırladınız, bu soru size çokça soruldu ama bir de buradaki okuyuculara bir pay düşsün istedim. Bu rehberliklerin arasından sizi şaşırtan hangisiydi, hiç beklemediğiniz bir durumla karşılaştınız mı? 

Google’ın CEO’su Eric Schmidt, oyuncular Robert Redford, Candice Bergen, Kevin Spacey, modacılar Calvin Klein, Diana Von Fürstenberg, Michael Kors, Eli Tahari, Guess'in sahibi Paul Marciano, Amerikalı talk show sunucusu, yüzyılın en etkili kadınlarından sayılan Oprah Winfrey, Amerika'nın ilk kadın dışişleri bakanı Madeleine Albright, ABD eski genelkurmay başkanı ve eski dışişleri bakanı Colin Powell, yıllık 120 milyar dolarlık ciro yapan şirketlerin sahibi Amerikalı finansçı Leon Black'in aralarında bulunduğu 100'e yakın yabancı ünlü ve etkin isme İstanbul'u gezdirdim. Ortak özellikleri inanılmaz mütevazı olmaları. Robert Redford'la Kapalıçarşı'ya gittik, adamın koluna yapıştılar, fotoğraf çektirmeye çalışan, yanağını yanağına dayayan, dükkanına çekmek isteyen. Karısı bana, “Kocam işte bu yüzden klostrofobik” dedi. Buna rağmen hiç sesini çıkarmadan herkesle fotoğraf çektirdi, ukalalık yapmadı.

Biri geldi, “Are you Robert Redford?” (Robert Redford musun?) diye sordu, adam, “Yes, I was” (Evet, bir zamanlar oydum) dedi. Beynime kurşun gibi saplandı bu sözü. Film yıldızı Candice Bergen'ı gezdiriyordum, büyük ilgi vardı, “New York'ta nasıl dolaşıyorsun?” diye sordum, “Ben öyle meşhur biri değilim ki problem olmuyor” dedi. Ünlü modacı Eli Tahari o kadar mütevazı, halkla ilişkiler müdürü o kadar havalıydı ki ben saatlerce havalı olana anlattım durdum sonra tesadüfen gerçeği öğrenince ağzım açık kaldı. Madeleine Albright'a halka kapalı olduğu bir salı günü Topkapı Sarayı'nı gezdiriyordum.

Birden karşımızda Kanuni kılığında, tahtın üstünde ama elinde Blackberry'siyle Halit Ergenç belirdi. Muhteşem Yüzyıl çekiliyormuş. Kadın dondu kaldı, çok komik bir kareydi.  Pandemiyle pek çok şeyin değişeceğini düşünenler de var, tam tersi 4.5 milyar yıllık dünya tarihinde, 300 bin yılık insanlık serüvenine bakınca değişen bir şey olmayacaktır, tarih bunun göstergesidir diyen de. Sizin kadrajınıza düşen fotoğrafta nasıl bir dünya ve insan var gelecekte? Mesela, bugünlerde sizi sabah uyandığınızda umutla yaşamaya salıveren neler var?  Kaçınılmaz olarak bir şeyler değişecek en önemlisi ekonomik gerçekler değişiyor, değişecek. Evet, daha az tüketmek daha anlamlı yaşamak için hayatını sorgulayanlar oldu ve dilerim sayıları çok olsun. Ben, o sayının çok olduğuna ve duyarlılıkla, sorumlulukla yaşayan insanların artacağına olan inancımla umutlu olabiliyorum.

Devlet politikalarında değişen çok da bir şey olmadığını şimdiden görebiliyoruz keşke aksi olsaydı! Ama ben bireysel olarak yapacağımız değişikliklerin birleşiminden doğan güçle toplumsal yaşamda değişimler olacağına inanıyorum. Hepimiz hayata anlamlı izler bırakmakla yükümlüyüz. Doğayı korumak, az tüketmek, sağlıklı ve doğal seçeneklere yönelmek zorundayız.

Mesela, pandemi sürecinin getirdiği önemli ve iyi ki dediğim değişimlerden biri artık açık büfeler yok! Keşke onca israfın olduğu bu sistem daha önce terk edilseydi. Pandemi sürecinde Instagram sayfamda bir hareket başlattım ve atalık tohumların peşine düşen, doğal, geleneksel yöntemlerle üretim yapan markaları yazmaya başladım. Bunu bir sosyal sorumluluk projesi olarak gördüm. Türkiye’nin bir yerindeki bir çiftçi kooperatifini, büyük şehirden kaçıp tüm birikimini ve gücünü ilaçsız tarım yapmaya adayan beyaz yakalıları, kadın girişimcileri ve dahasını yazıyorum. Amacım iyi örneklerin görünür olması, daha çok insana ulaşması ve bu sayede sürdürülebilirliklerine katkı sağlanması. Herkesin elindeki güç ve imkanlar dahilinde yapabileceği bir şeyler olmalı. Hayatı sadece kendimiz için yaşamamayı öğrenmek zorundayız çünkü gördük ki aslında hepimiz birbirimize bağlıyız.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
"100 YILLIK KULÜPLERE SİYASET BULAŞTIRILMASIN"
Filyasyon olmasaydı ne olurdu? Sağlık Bakanı Fahrettin Koca açıkladı
Filyasyon olmasaydı ne olurdu? Sağlık Bakanı Fahrettin Koca...